İstanbul… Cenneti Umup Cehennemde Yaşamak…

0
579

Evet, İstanbul için hep aynı teraneler devam ediyor.

İstanbul’da deprem oldu ders almadık.  

İstanbul’u sel aldı ders almadık.

İstanbul Sütlüce’de, Beyoğlu’nda ve daha bilmem birçok yerinde zemin kaydı, şev stabilitesi bozuldu koca kütleler üzerindeki binalarla birlikte kaydı, yıkıldı, ders almadık…

İstanbul Davutpaşa’da kaçak, ruhsatsız, denetimsiz sanayi tesisi patladı, 21 kişi öldü, bina olduğu gibi çöktü, ders almadık…

İstanbul Okmeydanında dış cephe kaplamasının büyüttüğü “hastane yangınından” ders almadık…

İstanbul’da son iki yılda yüzden fazla sanayi tesisi yandı, sebebini sadece “kontağa”, elektrik “kontağına” bağladık, ders almadık,

İstanbul’da güpegündüz, şehrin ana arteri, ana damarı E5 karayolunda bulunan Üst geçide kamyonun damperi çarptı, köprü E5 üstüne düştü, trafik felç oldu, İstanbul fiilen ikiye bölündü, ders almadık…

İstanbul’da, gece vakti, Sirkeci’de, kamyonun damperi üst geçide çarptı, üst geçit yolun üstüne düştü, sahil yolu oldu “yaya yolu” sabaha dek, ders almadık…

İstanbul’da aile içi kavga, kavga-dövüş, narkotik madde kullanımı ihbarlarına Polis yetişemez oldu, yetiştikleri için ise bunların nerede, ne zaman, nasıl, ne şekilde tekrar karşımıza çıkacakları düşünülmeden “malum kişiler uzaklaştırıldı-bölge dışına çıkarıldı-men edildi- oldu, anlık kurtulduk ama ders almadık…

İstanbul Kartal’da 7 katlı betonarme bina durup dururken çöktü, onlarca kişi öldü, ders almadık…

İstanbul, ah İstanbul…

Ne çektiysen seni yönetenlerden çektin Aziz İstanbul…

Kentler insanların ruhunu biçimlendirir derler. Peki, İstanbul’da insan ruhu nasıl biçimlenir?

Hala İmarını tamamlayamamış olmakla, yeni yeniden çıkan ucube imar aflarıyla eski ve yıpranmış mühendislik hizmeti alamamış yapı stokunu daha da kalitesiz-riskli yapan siyasetle, toprağından rant üreten, günü kurtaran zihniyetle, kamu varlıklarını zapt ederek yandaşa dağıtmış siyasa-ticaretle…

Dolayısıyla “tarihiyle, kültürüyle” saldırıya uğramış, yıpranmış bir kent olarak İstanbul…

Yahu bu etkiler olsa olsa insan beyninde bad-sector oluşturur, şaşkın beyinler oluşturur veya Türkçesiyle insan beyni “o biçim” “haşlanmış beyin” olur…

Türkiyeyi İstanbul’a sığdırmaya çalışmak… Hem İstanbul’a, hem Türkiye’ye hem de Dünya’ya en büyük ihanettir.

İstanbul sosyo-kültürel açıdan da “mayınlı tarla” misali afetini bekliyor…

Afet tanım olarak toplumun, bireyin normal hayat akışını durduran/değiştiren olaylar olarak tanımlanır… Yani kişisel olarak da afetle karşı karşıya kalabiliriz.

Hele İstanbul’da…

Adam, trafik magandası, yüzünüze baktı, gözlerinizi, gülüşünüzü veya saçınızı taradığınız yönü beğenmedi, indi vurdu seni, gittin…

Kırmızı ışıkta durdun, o da arkanda durdu ama “selektör” ışıkları aynada bakıyorsun ki o da sana bakıyor… “Abi, sana yeşil yanmıyor” diye düşünüyorsun ama yanlış “O’na kırmızı yanmıyor” aslında… O zombiye yolu verdin verdin verdin… Vermedin indi “vurdu” seni, gittin…

“Uğurlama yapıyoruz, bak “mutluyuz” adamım haa” dedi manyağın biri, cebinden silahı çekti, havaya birkaç el sıktı, şeytan bu ya, kurşun frizbee misali döndü, geldi, binlerin içinde vurdu seni, gittin…

Kiracın kirasını ödemez veya kiracısın sıkışmışsın, ev sahibi kapıya dayanır, elinde en azından kasap bıçağı… Anlat derdini, abi “ben olmuştum”, “ödücem” falan… Geç bunları, yakaladıysa seni, gittin sen…

Herifçi evinde “zıbarıp yatarken”, çocuk parkından gelen seslerden bunalıyor önce pencereyi açıp şavkırıyor:”kesin lan sesiniziiiii”… Çocuk bunlar tabii devam ediyorlar aynıyla derken… Bu sefer pencere bir daa aralanıyor, muhtemelen kısa kollu atlet giymiş kıllı vücut ayakları üzerinde içeride kalaraktan pencere dışına kıllı kol “uzvun” tuttuğu pompalı çıkıyor, az önce burnunu karıştıran muhtemel işaret parmağı tetiği düşürüyor… Herif ateş açıyor iyimi… “Vurdu” çocuğunu, çocuğun gitti, sen zaten öldün gittin…

Çocuğun 7 yaşında, özel okula veriyorsun iyi okusun diye hatta senin totoda “ton” var-yok, sınıfın öğretmeni takıveriyor senin 7 yaşındaki çocuğuna, zehir ediyor okulu falan, sınıfı kışkırtıyor, velileri kışkırtıyor, çocuğun için sahte raporlar aldırıyorlar falan, seni çocuk psikiyatrisine yönlendiriyorlar, en ünlüsü olsun diyorsunuz… Arıyor-soruyorsunuz ki en yakın randevu 6ay sonraya… Araya hatırlı kişileri koyup randevuyu yakına alıyorsunuz… 80dk için doktora 3800TL ödüyorsun… Ama nafile… O doktor da aslında papatya falı… Nice çocuklar bu şekilde yok ediliyor bir bilseniz. Bazı aileler farkında değil ama sorunlar nedeniyle kafayı yemişler… Bazı aileler farkında ama, “töt” de “ton” kalmamış üstüne sistem de yardımcı değil… Sen diyorsun ki, aman çocuğum…  Yedi kere MEB’E başvuruyorsun “NASİHAT” bile alamıyorsun. İçimde kızgın fikirler, farkındalığı olmayan ailelere, muhteris hemde liyakatsiz yöneticilere de bassınlar mayına diye ama işte çocuk benim çocuğum…

Çocuk “anasını babasını” kesiyor, kadın uyuyan “herifini” yatakta kesiyor, adam yolda “kadınını” vuruyor yetmiyor bazen, kaynana, kayınpeder topluca götürüyor, sonra kendini vuruyor falan…

Vallahi ben böyle bir dönem de görmedim hayatımda desem yeridir… İlk kez tantuni ustasının maaşı üniversitede çalışan bir doçentin veya hastaneden çalışan bir anestezi uzmanının maaşını geçti…

Devletin en önemli kademeleri, hakimi, savcısı, öğretmeni, doktoru… Bu meslek erbaplarını işe alırken kılı kırk yararlar da psikolojik yeterli mi bakmazlar. Şimdi düşünsenize, ameliyat masasındasınız, cerrahın elinde neşter… Akşam da eşi Necla cerrahımızın psikolojisini fena bozdu… Aaaa hasta da benzemez mi Necla’ya… Soru şu: Neşter ne keser?… Veya Hakim karar duruşmasında, canı birden çok sıkıldı eskilere daldı falan… O gün senin yüzünde bir nüsübet hissetti diyelim, 5sene yerine geçmiş olsun 20sene yediniz… Misal ya; Müdürünüz size gözlük altından bakarken, dudaklarının da mırıldandığını görüyorsunuz ama ne dediği mors alfabesi… Hayra mı yorarsınız ya da?…

Aslında, üst kademe için aranan tek psikoloji itaat psikolojisi de alttakinin canı mı çıksın ne?

Daha neler…

İşte, bu olacaklara belki de olanlara İnsanlık Tarihi “Afet” diyor.

Bu satırları yazarken aklıma Melih Gökçek geldi. 3 Ağustos 2007 tarihinde, Ankara’nın yaşadığı susuzluk probleminin çözümü için Sayın Gökçek, müthiş bir öneri sunmuştu: “Ankaralılar tatile çıksın”…

Sayın Gökçek, basın mensuplarına yaptığı açıklamalarda, “dâhiyane” önerisini “Her şeyi Cenab-ı Allah bilir, yağmur gelirse sorun yok” diyerek bitirmişti.

İstanbul, ah İstanbul… Neler çekti yöneticilerinden…

En güzelini Seyranî söylemiş… “Eski sarayları beğenmez oldu, Yere sığmaz oldu Sultan olanlar…”

Maalesef, seçmen olarak bizler seçim vakti, oyumuzu verip bir kenara çekiliveriyoruz.

Tıpkı, kasabanın semercisi ölünce yerine gelen yeni semercinin “Nasıl Semer Yapacak” merakı gibi… Bunu merak etmek, beklemek, iyi semer yapacağını “ummak” yerine bizler; vatandaşlar, semer giymekten, semercilerden kurtulmalıyız… Aksi takdirde işimiz çok ama çok zor.

Bu haliyle İstanbul yaşanmaz, yaşanamaz, yaşanması son derece zor bir şehir.

Aslında toplumsal huzuru dinamitleyecek “felsefi” unsurları keşfetmek ve beslemesini önlemek gerek. Zeka, yönetimsel zeka burada gizli.

Eskiden, İstanbul’a tayin olmak, İstanbul’da yaşamak, çalışmak bir ayrıcalık ve istekti. Ama ya şimdi… Meşhur Arap Şairlerden İbni Rumi için anlatılan bir fıkra geldi aklıma;

İbni Rumi müthiş etkili, derin kapsamlı iğneli hicviyeleriyle her zaman olduğu gibi yönetenleri de rahatsız edermiş.

Şair bir gün Halife Mutedi’yi “yerden yere çalıp” “iğneyi” batırmış. Şairi ortandan kaldırmaya karar veren Halife, Şairi evine ziyafete davet etmiş ve ikram ettiği şerbetle de zehirletmiş.

Bir müddet sonra zehirlendiğini anlayan şair kurulan kumpastan kurtulma çarelerini aramak için ayağa kalktığı sırada vezir, alaylı bir edayla sormuş:

“Böyle birden bire kalkıp nereye gidiyorsun?” demiş.

“Görmek istediğin yere…” demiş Şair. Halife;

“Öyle ise babama selam söyle” deyince Şair büyük bir hiddetle;

“Cehenneme uğrayacak değilim” cevabını vermez mi?

İstanbul… Cenneti umup Cehennemde yaşamak..

1999 Yılında, İstanbul genelinde doğalgaz hattı yoktu. Kandilli Rasathanesinin yaptığı bir çalışmada, İstanbul depremini takiben doğal hatlarında yaklaşık 3000 yangın çıkmasının beklendiği öngörülmüş.

Yani, deprem bir dert… Hadi şanslısınız kurtuldunuz diyelim, depremi takiben çıkacak yangın afeti bir başka felaket…

Geçen gün bir itfaiyeci dostum “su sıktı” keyfime. Anlattı;

“İstanbul İtfaiyesi… Kaynayan kazan misali…”

Neler mi anlattı…

Yarın devam edelim…

CEVAP VER

Lütfen yorum alanını boş bırakmayın
Lütfen adınızı belirtiniz