İstanbul Afetini Bekliyor mu?

0
578

İstanbul depremini bekliyor. Evet, acı gerçek bu.

1999 Depreminden sonra çok şeyler konuşuldu, yazıldı, çizildi hatta eylem planları yapıldı, ders alacağız dediler, nafile.

Hep söylüyorum, ülkemizde yapılan siyasetin amacı ticaret. Bugüne kadar siyasete bulaşıp cebini doldurmamış pek az kişi tanırız.

Dönemin Bayındırlık Bakanı Sayın Yaşar Topçu, Usta Gazeteci Uğur DÜNDAR ile karşılaştığı bir uçak yolcuğunda: “Siyasette zenginleşen kişi, babam bile olsa bilin ki hırsızdır!” demişti. Tam isabetle malumun da ilanı.

Ancak toplum olarak trafikte küfürleşir kavga ederiz, kadın erkeği paralar, küfreder, erkek kadını döver küfreder, evimize hırsız girdimi döverek hastanelik ederiz, toplumu etkileyen olaylarda yakaladığımız faili döveriz, küfrederiz hatta linç ederiz falan ama zenginleşmiş kalantor “yavuz hırsızlara” en azından “hırsız” da diyemiyoruz maalesef.

Kolonoskopi malum hortumu falan “uzuun” ve “zor” bir işlem. İşlem biter “hiç” “o anları” hatırlamazsınız… Bunun nedeni meğer marifetli “sedatif” anestezikler”‘lermiş.

Görünen gerçek şudur: “o kalantor yavuz hırsızlar” toplumu anestezik etkili  “kitle psikolojisi” ve “propaganda teknikleri” ile uyuşturup “kuşa bak kuşa bak” derken “götürüyorlar”, “hızsızlıyorlar“, “hapazlıyorlar”…

Amerikan fıkrasıdır. Bir dönem Amerika’da tecavüz vak’aları artınca kadınlara yönelik 10 tavsiye yayınlanmış. Bunlardan bazıları: “Tekme atın, çığlık atın, saçını başını yolun… Onuncu madde: Kaçınılmazsa zevk alın…”…

İşte, “çalıyorlar ama çalışıyorlar” kabulünün açıklaması bu.

Bu siyaseti sevdik, alıştık ya, kaçamıyoruz, tepki veremiyoruz, sesimiz de çıkmıyor hani…

Belediyeler… Rahmetli Hocam Dr. Akın ERİŞKON, Yapı İşletmesi dersinde “neden belediye başkanı olunur” sorusuna cevabını da kendisi vermişti: “Rakibin imara açık arsasını “yeşil alan”, senin “yeşil alan” olan arsanı da imara açmak için”.

Tabii bugün konsept bir hayli genişledi ve değişti. İktidar için başka, muhalefet için başka amaçlar, hedefler, öncelikler var…

Sayın Halkım, en basitinden çevrenize bir bakın. Çocukluğunuzda birdirbir oynadığınız, koşup atladığınız arsalarda bugün kocaman binalar yükselmişse ve bu kocaman binalar sizin binanıza tepeden bakıyorsa, mahallenizde, evinizin hemen yanındaki binada tamirat var ama inşaat iznini gösteren levhası yok ve inşaatın görünür yerine açılmamışsa, levha asılmış ama yapıdaki çalışmalar ne hikmetse “akşamları” mesaiden sonra veya o meşhur uzun bayram tatillerinde dur-duraksız devam ediyorsa ve birde üstüne üstlük çevresi koyu siyah örtülerle örtülüp içerisi saklanıyorsa, eskisinden farklı bir inşaat varsa geçmiş olsun zevk almaya bakın…

Bakın daha ihaleler vs onlara girmedik, bahsetmiyoruz…

Çünküm yapacak bir-hiçbir şeyiniz yok… Ben oğlumun gittiği özel okulu MEB’E şikayet ettim. Soruşturma açıldı. Soruşturma raporunda sadece benim iddialarım soruşturulmamış desem yeri. Şikayet ettiğim okul “ne demişse” soruşturmacılar yazmış. İki senedir Bilgi edinme kanunu çerçevesinde soruşturma dosyasını almaya çalışıyorum. BİMER, CİMER ne varsa denedim. Gelen cevaplar “Bayram Tebriği” tadında üç satır, 20-30 kelime… Bakalım, dosya yargıda en az 5 sene sürer…

Kimi, nereye şikayet edeceksiniz?

Düğün salonu… Yangın ruhsatı yok… Okul servis araçları… İyileştirme için çıkan yeni yönetmelik uygulaması bir sene daha ertelenmiş… Açmış iş yerini iskanı yok… Özel okul ama, yangın ruhsatı sıkıntılı, iskanı sıkıntılı, imar kirliliğinden davalı… Otel, yurt, fabrika… Yahu, koskoca tekstil fabrikası mesela “hani” olsa yangın ruhsatı çakma ne olur?

İstanbul pazarlarında da kodomanlar var iyi mi? Tezgahları üçer beşer belediye zabıtasından kiralamışlar, kiralayanlar da o tezgah yerlerini bir başkasına kiralıyorlar…

Sevdiğim arkadaşım kokoreç satıyor seyyar. Nasıl? dedim işler: “iyi dedi”. Ama ekledi, “işi tutturunca gelip hava parası istediler, günlüğü yüz lira…” Kim dedim: “bilinmiyor” dedi… Ama bu tipler ürüyor ve yürüyor… Hala araç park yeri işini dayı görünümlü zıpkınlardan kurtaramadık. Tabiri caizse ne iş desen; “Vale ama Mafya”…

İnsan aklını kaçırır…

Geçen gün deniz manzaralı, her zaman gittiğim bir lokantanın önünün devasa binalarla kapandığını görünce sahibi: “bu binaların bulunduğu arsa kamu malı yeşil alandı. Belediye başkanı bu arsayı satışa çıkardı. Önce bir arkadaşına sattı. O arkadaşı, imar sorununu halletti. Akabinde müteahhide kat karşılığı verdi” demez mi… Beynimden vuruldum. Ben otuz senedir çalışıyorum, dirsek çürütüyorum bir “fırlama” çıkıyor, ilişkilerini kullanıp benim hayatımda göremeyeceğim kazancı kısa bir sürede hem de hiç “emek-çaba” sarf etmeden elde edebiliyor…

Rahmetli babam, 42sen1ay, dağ taş demeden çalıştı, Türkiye’nin hemen her yerine gittik tayinen. Sağlam bir koltuğumuz kanepemiz yoktu emekli olduğumuzda.

Rahmetli babama, “baba, sağlığında İstanbul’da çalıştın, o zamanlar birkaç dönüm arsa alsaydın yedi sülalemize yeterdi” dediğimde; “oğlum, bizim zamanımızda memurun zengin olması ayıptı” derdi…

Şimdi görevini, makamını kullanmayan, zengin olamayanlara ise “ENAYİ” diyorlar… Ne kadar değişti bakışlar, düşünceler değil mi?

Bak babacığım, sen “vatan millet” hisleriyle çalıştın, “aman kör kuruş kursağımdan geçmesin, çocuklarımın kursağından geçmesin” diye uğraştın ama senin aylığından arttırıp anama aldığın iki altın bileziği “1980’li yıllarda bankerler yedi hemde devletin gözü önünde, devletin malını da milletin gözü önünde “cingöz vatandaşlar” hamuduyla götürdü, elan da azgınca, fütursuzca götürüyorlar…

İşte buna artık “dur” demek lazım…

Bu işte bir iş var deyip sorgulamak lazım. Sadece belediyeler değil tabii sorun. Devlet otoritesinin verdiği yetkileri kullanan hemen her kurum için söylüyorum. Özelde güncelliği nedeniyle belediyeler göz önünde…

Belediyenin izni dışında inanın o yetki sahasında “kuş” uçmaz, uçamaz…

Bugün kabul gören hakim görüş: belediyelerin kendi hakimiyet alanlarında son derece büyük ekonomik kaynakları ve imkanları olduğu, belediye meclis üyeliğinden başkanlığa kadar her kademe için yaratılmış olan talebin bu gücü kullanabilme ve kendi lehine çevirmeye odaklandığı, basına yansıyan haberler dikkate alındığında hatta bazı kişilerin bu gücü “hazımladığı”, bu döngüde vatandaşın müşteri olduğudur.

Nereden buldun yasası hangi rafta acaba?

Bu nedenle büyük ailelerde her parti için bir aday çıkıveriyor. Sebep malum, siyasetin ticaretinden mahrum kalmamak.

Anlatılan Amerikan fıkrası çok meşhurdur…

Gece geç vakit kar maskeli hırsız iyi giyimli zengin görünüşlü adamın yolunu kesmiş ve tabancasını çekip bağırmış:

“Ver paralarını!”

Adam kendinden emin cevap vermiş:

“Benim kim olduğumu biliyor musun? Ben parlamento üyesiyim…”

“O zaman” demiş hırsız, “ver paralarımı”

Meclisimizin, ülkemiz sorunlarının çözümü doğrultusunda öncü olsun bayrağı taşısın istiyoruz ama görünen o ki pek de başarılı olamıyor.

İstanbul depremi “eli kulağında” geliyorum diyor. Eğer bilime ilme biraz önem ve değer veriyorsak bu uyarıların habercilerin mesajını alır, süratle gereğini yerine getiririz.

Diyoruz, diyorsunuz da… NAFİLE.

Ya “İmar Barışı”?

Hatırlayın, 1999 Depreminin tek günah keçisi: Veli GÖÇER.

Veli GÖÇER yönetmeliklere uygun, belediyenin onayıyla o inşaatları yaptı. Ama fay hattının üzerine yapılacak binanın yürürlükteki yönetmeliklerle yapılamayacağını, deniz kumu kullanılan betonarme yapıda beton-donatı aderansında zamanla sorun yaşanacağını vs Veli GÖÇER nereden bilsin? Bilmesi de zaten imkansız. Bunu kim bilmeli?

Yıl 1989. İTÜ İnşaat Fakültesi. Betonarme İleri Yöntemler dersiydi sanırım. Şimdi rahmetli oldu, Betonarme Kürsü Başkanı Prof.Dr. Kemal ÖZDEN hocamız derslerde bize “Çocuklar İstanbul’da çok büyük bir deprem olacak bu kaçınılmaz. İstanbul’da 1965-67 deprem yönetmelikleriyle inşaat yapılıyor. Faciaya davetiye çıkartıyorlar. Yönetmeliklerimizi sür’atle değiştirmeliyiz” derdi.  

Eminim ki, sabah akşam da çalışıyordu da bu yönetmeliğin değişmesi için. Fakat sesini kimseye duyuramadı ta ki 1999 yılına kadar.

Ve 1999 depremi yaşandı.

2000 Yılında deprem yönetmeliğimizi değiştirdik iyi mi?

Ha birde aklımdayken, Veli GÖÇER’İN mahkeme dosyası…

Yanılmıyorsam tek kişinin hazırladığı “ilk tespit raporundan” yürümüş koca yargılama süreci. Bu süreçte hiç “kamunun sorumluluğu” tartışılmamış… Eminim sesini de duyuramamıştır…

Ve Veli GÖÇER göçmüş, tepesine balyoz inmiş…

Şimdi duyuyorum yetkili birimlere çığ gibi imar barışı başvuruları yapılıyor… İnanılır gibi değil, site içinde kaçak kat çıkmış müstakil bina, imar barışına başvurmuş… Kabul de edilmiş… Pes.

Yarın beklenen İstanbul Depremi olursa bakalım yaşanacak afette sorumluluk kimde kalacak?

İstanbul Florya, Bahçelievler, Sultangazi… Bakıyorum, 4 katlı veya 10 katlı bina. Çok net, bir katı açık “KAÇAK”. Kim izin verdi buna arkadaş? Kaçağın sahibine açıktan trilyonlarca para, rant. Kaçak kat çıkmamış, kanunlara uyan hemen yanındaki binanın sahibi vatandaşın suçu ne peki ?

Böylesi kamusal davranışların toplumda yaratacağı travmanın sonuçları şiddet, nefret, güvensizlik, kanunlara karşı direniş, kavga-dövüş…

Buna bizleri yönetenlerin hakkı olmadığına inanıyorum.

Neyse, konu uzun…

Henüz depremini yaşamadı İstanbul, ama İzmit depreminin travmasını iliklerine kadar hissediyor. Soru açık ve net, herkes kendisine şu soruyu sordu; 1999 Depremi ya İstanbul’da olsaydı?

Evet… Soru çok açık ve net.

İzmit 1999, 2018 yılında İstanbul’da olsa neler olur?

Yarın bu konuda ben “yazayım” siz ”okuyun“ yapalım…

CEVAP VER

Lütfen yorum alanını boş bırakmayın
Lütfen adınızı belirtiniz