ASKERİ FABRİKALAR 2

0
865

Bizim ordumuz gibi dünyadaki bütün ordular nitelikli insan gücü ve teknik-teknolojik ekip-ekipmana ihtiyaç duyar.

Askeri teknolojiye, bu teknolojiyi kullanacak nitelikli insan gücüne sahip olmadan, bu amaca yönelik insan kaynakları yönetimi sürdürülebilir olmadan, böylesi teçhizat için bakım, onarım ve yenilemeye matuf teknik-teknolojik alt yapıya “sahip olmadan”, “bir ülkenin” günümüz dünyasında “tam-yarı” bağımsızlık lafları fasafiso.

Bir F16 savaş uçağının maliyeti 15milyon dolar.

Modern bir tankın maliyeti 8-13milyon dolar.

Bir savaş pilotunun yetişme maliyeti, yaklaşık 3milyon dolar.

Bu durumda, yüksek teknolojik ürünlerin satın alma maliyeti ve kullanacak insan kaynağı yetiştirme maliyeti, teknolojik ürünlerin bakımı, onarımı ve yenilenmesi, bu amaca matuf personelin yetiştirilmesi, tesislerin kurulması, altyapının oluşturulması, altyapının zamanla yenilenmesi…

Hep maliyet…

Yarını değil ama devlet aklıyla elli yıl sonraya stratejini kurmuşsan ARGE maliyeti…

Maliyetin maliyeti…

Dolayısıyla, askere teknolojik ürün ve teçhizat almakla iş bitmiyor.

Askeri teçhizat/donanım, barışta ve özellikle savaşta etkin ve etkili bir şekilde kullanılabilir olmalıdır. Bu amaca yönelik askeri yapılanmanın barışta ve özellikle savaş ortamında en az sorun ve en hızlı çözüme ulaşacak “mücehhez” bir yapıda olması mutlaktır.

Ülkemizde yanılmıyorsam, askeri birliklerin araç-gereç ve teçhizatının bakım, onarım ve tadilatı 2000’li yıllara kadar ikinci kademe, üçüncü kademe yapılanmasıyla birliklerin içinde, bakım, onarım, tadilat ve kısmi imalat fonksiyonlarını yerine getiren 4. ve 5. Kademe yapılanmasıyla Askeri Fabrikalar tarafından Ordudonatım Sınıfının sorumluluğunda sürdürülüyordu. 

Bu yapılanma içinde ilgili kuvvetin Ordudonatım Sınıfı TSK Lojistik sisteminin esas unsuru olarak son derece önemli bir işleve sahipti.

1970-1990’lı yıllarda Kara Kuvvetlerinde Ordudonatım sınıfının ana omurgası Kara Kuvvetleri Komutanlığı Ordudonatım Daire Başkanlığıydı.

Ordudonatım Sınıf Okulu Balıkesir’de konumlanmıştı.

Ankara, Erzurum, Adapazarı Arifiye, Kayseri, İstanbul Zeytinburnu askeri fabrikaları 5.Kademe olarak “Tank” bakım onarımını ve kısmi tadilatını yapacak donanımlara sahipti.

Konya, Ankara gibi illerde bulunan 4.Kademe Ağır Bakım Tamir Fabrikaları o dönemde bağlı olduğu ordu komutanlığı çerçevesinde yüklendiği sorumlulukları yerine getirirdi.

Bu arada günlerce gündemden düşmeyen Askeri Fabrikalar konusunda size üzücü bir haber vereyim.

Zeytinburnu Ağır Bakım Tamir Fabrikası. Askeri fabrikaların en eskilerinden.

Çok ustalar yetiştirmiş, binlerce aile için iş-aş-umut olmuştur…

Zeytinburnu Ağır Bakım Tamir Fabrikasının zor şartların oluşturduğu çok önemli hafızası, kıymetli bir kültürü vardı.

Çevre duvarları, nizamiyenin o sürgülü çelik kapısı… İçinde tarihi eser var mıydı tam hatırlayamıyorum ama son derece görkemli ve kıymetliydi.

Zeytinburnu Ağır Bakım Tamir Fabrikası çok zor kazanımlarla, çok zor zamanlarda, çok zor şartlarda, büyük fedakarlıklarla çok büyük işler başarmıştır…

O Fabrika maalesef yerle bir olmuş, kaldırılmış, kapatılmış, arsasının üzerinde rezidanslar yükseliyor bugün…

Bence büyük bir yanlış… Böylesi oluşumları, kurumları, kurumsal hafızayı, kültürü yıkmak yanlış. Böylesi köklü kurumlar-kuruluşlar, hafıza, kültür kolay oluşmaz, buralar “yaşanmışlık”, “tecrübe” okuludur.

Bugün Türkiye genelinde yaklaşık otuz Askeri Fabrika olduğu söyleniyor.

Askeri Fabrikalarda çalışan emekçileri Türk Harp-İş Sendikası temsil eder.

Benim hatırladığım dönemlerde, çalışan o emekçiler… Müthiş insanlardı. Hepsi birer dehaydı.

Askeri Fabrikalar dünden bugüne maalesef ülkemiz savunma sanayisinin unutulmuş, sürece dahil edilmemiş/edilememiş son derece değerli bir parçasıdır.

2000’li yıllardan sonra, teknolojideki gelişmeler Askeri Fabrikaların yaratıcı iş gücüne olan ihtiyacını maalesef azalttı.

Kalifiye, o yoktan var eden nesil de kalmadı zaten.

Şimdi moda; bozuk ise sök-at, yenisini tak…

Fabrikalar 2000’li yıllardan sonra Lojistik Komutanlığı yapısı altına girdi.

Bu süreçten sonrasını takip edemedim.

2000’li yıllara kadar Askeri Fabrikaların görevi, ordumuzun araç, gereç, silah, mühimmat gibi imkân ve kabiliyetlerinin bakım, onarım ve yenilenmesi faaliyetlerini sürdürmekti.

Bu faaliyetler, Ordudonatım sınıfına, barış ortamında kazanılan yeteneklerle savaşta; savaş hattının hemen arkasında “bir askerin veya askeri birliğin silah, mühimmat, araç-gereç, teçhizat gibi “bütün” unsurlarının eksiksiz ve tam zamanlı olarak tedarikini sağlamak ve harekât yeteneğinin sürekliliğini desteklemek” görevini de yüklemekteydi.

Sonuç olarak Askeri Fabrikalar o bizim umduğumuz “yeni askeri teknoloji tasarlamak, bu konuda ARGE yapmak” gibi bir faaliyet içinde olmadı.

Keşke bu zihniyete sahip olabilseydik.

Askeri Fabrikalar NATO konsepti içerisinde kendisine tanınan görevi yaptı.

Peki, daha fazlasını yapabilir miydi?

Kesinlikle Evet.

Ama bunu yapabilmek için “büyük düşünmek”, bu amaçla “stratejik planlama” yapmak, “öğrenen sistemler” kurmak, sürece özel “bilimsel altyapı oluşturmak” gibi farkındalıklı bakış gerektirir.

Bu yazımda askeri fabrikaların nasıl yapılanması gerektiğini tartışmayacağım. Amacım, 1983 yılına kadar, yukarıda saydığım pek çok fabrikada, Ordudonatım Ana Depo Komutanlığında çalışmış babamın anlattıkları, askerliğimi yaptığım Kayseri Ağır Bakım Tamir Fabrikasında yaşadıklarımı, gördüklerimi kanaatlerimi bu satırlara aktarmak.

E. Muhabere Tuğgeneral Aytekin ZİYLAN, 2001 Yılında “Ulusal Strateji Dergisi”’nde yayınladığı “SAVUNMA NEREDEN NEREYE” adlı makalesinde, “Türkiye’de savunma sanayinin gelişmesini; 1923-1950 arası, 1950-1974 arası, 1974-1998 arası ve 1998 sonrası” olmak üzere dört döneme ayırmış. Bende bu düşünceye katılıyorum.

Sayın Generalin makalesini okuyunca birden Rahmetli Babamın anıları ve anlattıkları aklıma geldi.

Son derece ilginç bulduğum bu anılardan bazılarını sizlerle de paylaşmak istedim.

Neden mi?

Bugünü daha iyi anlayabilmek için tabii.

Bu anılar, aslında kaçan fırsatlardan, yapılandan edilenden ders almayışımızı/almadığımızı öğrenen sistemler kuramadığımızı böylesi müthiş fedakarlıklarla/vatan sevgisi dolu organizasyonu niçin ARGE ile inovasyon ile desteleyemediğimizi çok net olarak anlatıyor.

Ellili yıllar. Tuğgeneral ZİYLAN makalesinde bu dönemi; “Devlet savunma sanayini güçlendirme uygulamasını terk etti. Ana savunma sistemlerinin yabancılardan yardım, borçlanma veya satınalım yoluyla sağlanmasına başlandı. Savunma sistemleri için daha da önemli olan özgün teknoloji üretimi tamamen ihmal edildi” diyerek anlatmış.

Yıl 1952. Yer Konya. Babamın 1973 Senesinde Komutanlığını yapacağı 1024 Ağır Bakım Tamir Fabrikası ile komşu olan İkmal Depo Komutanlığı. Sanırım babam o zamanlar henüz sayman üsteğmen.

Amerika bu tarihlerde ülkemize kendi sistemini “enjekte” etmek öğretmek ve teknolojisini kullandırmak, kullanımı denetlemek/gözlemek amacıyla bütün unsurlarıyla ülkemizde.

Amerikan yetkilileri, birliklerimizi bir düzen içinde denetliyor. Hatta bu yetkililerin birliklerimizi “selamsız-sabahsız” tarzda yani “ani denetleme” haklarının da olduğunu söylerdi babam.

Polonya asıllı Amerikalı bir yüzbaşı, saymanlığı denetliyor. Bir konuşma esnasında Polonya asıllı Amerikalı Yüzbaşı, kendi ülkesini, Amerika’ya göç etmesini, asker olmasındaki süreçleri anlatırken babama dönüp; “Bak Üsteğmenim, Amerika sizin ülkenize askeri teçhizatı sadece tedarik edecektir. Bunun nasıl yapılacağını, yapılması gerektiğini, teknolojisini asla size vermeyi düşünmez. Bu temel felsefeyi sizin keşfetmeniz lazım. Güçlenmeniz için bu teknolojiyi, felsefeyi sizin öğrenmeniz ve geliştirmeniz lazım. Polonya’nın başına gelenler ve yaşadıkları, Amerika’da yaşadıklarım, Amerikan Felsefesi, tecrübelerim bunu sana söylemeye beni borçlu kılıyor. Bu anlattıklarımı komutanlarına anlat.”

Evet. Şimdi şimdi anlıyorum ki, bu Polonya asıllı Amerikalı Yüzbaşı, aslında o dönem için bulunmaz bir farkındalık yaratmak istemiş.

Yıl 1960. Yer, İstanbul Orhaniye. Babam Orhaniye Ordudonatım Tabur Komutanı. Ordu denetlemesi var. Bu esnada, ABD yardımı ile envantere giren Jeeplerin pek çoğu şanzıman arızası nedeniyle kullanılamıyor.

O dönemde de temel felsefe, bozulanı ver, yenisini al. Ancak, Türk Askeri bu durumdan son derece rahatsız. Babam, şanzıman arızasının nasıl tespit edilebileceğini, giderilip giderilemeyeceğini mesai arkadaşlarıyla konuşurken, Tezgâh Bakım-Onarım Atölyesi Komutanı Teknisyen Astsubaydan bir teklif geliyor. “Komutanım açalım, bakalım.”

Rutin işlerin bitmesini müteakip şanzımanı açmak üzere atölyeye götürüyorlar.

Şanzımanı tam açacaklar ki, aniden içeri Amerikalı heyet girmez mi?

İnanılmaz değil mi? Şanzımanın açılacağını “saat” içinde Amerikalı heyetin öğrenmesi…

Amerikalı heyetin şanzımanın açıldığı atölyeyi atölyeler içinden eliyle koymuş gibi bulması…

Heyet okadar hızlı davranmış ki, nizamiye görevlileri, Amerikan Heyetinin geldiğini haber verecek zaman dahi bulamamış.

Babama, “neden şanzımanı açmak istediğini” sormuşlar. Babam da depoda yeni şanzımanın olmadığını, birliklerde ihtiyaç olduğunu falan anlatmış…

Heyet çok net bir dille; “Bu sizin işiniz değil. Siz bozuk olanı bize vereceksiniz. Biz size yenisini vereceğiz” diyerek bir hayli söylenmiş.

Sonrası mı? Babam hakkında soruşturmalar vs.

Babamın “az daha beni ordudan atıyorlardı” demesini unutamam.

Mesele, mevzuu uzun.

Mesele, mevzu, dert derken Aklıma Erdal İNÖNÜ’NÜN bir anekdotu geldi, aktarayım sizlere.

Erdal Hoca seçim gezisinde. O ilden, bu köye, şu mahalleye seçim otobüsüyle gezerken otobüsün kornası bozulur.

Korna bu ya, çalar, durur, sesin perdesi değişir…

Bildiğinizin eziyet…

Malum, bu gibi durumlarda her kafadan bir ses çıkar: “kablosunu koparın”, “çekip çıkarın”…

Rahmetli Erdal İNÖNÜ: “Durun koparmayın” diye bağırır ve ekler: “Meselenin köküne inelim, bir derdi var ki inliyor”…

Yarın yine bu sütunlarda, derdimi anlatmaya devam edeyim, belki meselenin köküne inebiliriz…

CEVAP VER

Lütfen yorum alanını boş bırakmayın
Lütfen adınızı belirtiniz